Menü

.

      

Cennete yolculukta ,Allah’a, Ahirete ve Cennetin Varlığına inanmak,insana büyük bir güç ve Enerji veriyor..

Ama, acaba günümüz dünyasında kaç kişi Cennetin Varlığına bütün benliğiyle inanmaktadır..?
N e yazık ki,günümüzde pek çok müslümanın gönlünde Ahiret gününe samimi bir iman ve inanç yoktur..
İnanç,gönülleriniz derinliklerine gereği gibi Yerleşmemiştir.

Kendilerine Ahiret sorulduğu vakit,”Evet inanıyorum,doğrudur “Diyen dilleri ile ondan bahsederken ,kalpleri ciddiyetsizlikVe gaflet içindedir.

Evet zor zamanda bulunuyoruz..

Sanki Peygamberimizin,”zaman gelecek,kişinin İslamiyet’i Yaşaması elinde kor ateş tutar gibi zor olacak “mealindekiİhbarı tahakkuk etmiş gibi görünüyor..

Bunu bir imtihan kabul edip,bundan başarıyla Çıkmaya çalışmalıyız.

Böyle zor dönemlerde,yüreğimizle,sevgi ve nefretimizle nerede,Ne tarafta,kimin ve kimleri yanında olduğumuza bakmalıyız.

Kalp diriliği bakımından kıyamda olup olmadığımızı,ayakta Durup-duramadığımızı kontrol etmeliyiz.

Bilmeliyiz ki,Müslümanlar böyle çileli yıllar yaşayarak,Maddi ve manevi ızdıraplar çekerek,olgunlaşacak,Yanacak,pişecek,arınacak..Saf laşacak,ve tortularını atacaktır..


Hakiki ile sahte ,kalıcı ile geçici böylece belli olacaktır.

Hepimiz birer Cennet yolcusuyuz.Yapmakta olduğumuz bu yolculuk bir defa yapılacağını göre,Rehberimize (s.a.v.) iyi kulak vermeliyiz.

Sözlerini,açıklamalarını,uygulamalarını,dikkatle izlemeliyiz

.

Hepimiz Adem a.s.in cocuklarıyız ve Adem ise ,topraktadir..

öyleyse,insanlara dışlama,asagılama,hosgorusüzlük yok…bize yakısmaz…

biz eksiksiz insanlarıyız ki,baskalarının kusurunu görüp ayıplayalım…

kusursuz olmadığımız için zaden ,baskalarının kusurunu arastırıyoruz…

aynı cisten oldugumuz için ,baskalarının da bizim gibi günahları olabilecegini biliyoruz..

ancak,hic bir sekilde ayıplamaya,kınamaya hakkımız yoktur…

“keske o kardesimiz o günahı islemeseydi ,o hatayı yapmasaydı “diyecegiz..

hatayı düzeltmeye,kardesimizi imkanımızı varsa,o gunahtan kurtarmaya calısacagız..

mü’min,günah isleyene karsı asla düsmanlık beslemez,sadece acır,

ve elinden geliyorsa kurtarmaya calısır..

ve kendisi de o durumda olmadıgı icin Rabbi’ne sükreder..

en iyisi,baskaların günahı ile ilgilenmemektir..

cünkü,günahlarla,hatalarla ugrasmak,cöplük karıstırmak gibidir…

daima cirkin bir manzara ve pis kokularla basbasa bırakır bizi…

aslonda ömür dedigimiz hazinenin miktari,baskalarının ayıplarla

ugrasacak kadar fazla da degildir..

ömür,dakikaları cok sınırlı,son derece hızlıdır…

bu acık ve kesin gercege ragmen,yapılacak bunca gerekli isi bırakıp,

baskalarının ayıplarını,günahlarını ,hatalarını arastırmaya heves etmek,

akıllı ve imanlı insana yakısmayacak bir eksikliktir…

selam ve dua ile…

.

Aciz olan insanoglu hayatı boyunca korkularıyla yaşar..
İhtiyarliktan,fakir düşmekten,hastalanmaktan ,yalnız kalmak korkuları..
Allah’tan korkmak ise ,çok daha baskadir..
Nasıl ki insan sevdiğine karşı sayglı davranırsa,Müslüman da Yaratanına saygısızlık yapip günah işlemekten korkar..
Çünkü,günah işlemek,Allah’a karşı saygısızlıktır..
Tevbe kapısı son nefese kadar açıktır,ama devamlı işlenen günahlar hayatımız
maddi ve manevi yaralar açar..
Her günahı ruhumuzu kırletir,işlenen günah kalbe sıyah lekeler oluşur..
İnsanı Allah yarattı,ve onu başıboş bırakmadı…
Yaşadığı hayatın hesabını verecektir..
Bu yüzden insan,insanca yaşamayı çarelerini aramalıdır..
Bazi insanlar yeryüzünü büyük bir kabristan olarak görür ve korkar..
Çünkü tüm canlılar zamanda ölür…
Halbuki,ölen bitkiler sevdiği toprağa başını koyup uyur…
Ölen hayvan ağır hizmetlerden azat edilmiştir..
Ölen insan ise ebedi hayatı,özünü ve Rabbine kavusmuştu..
Kendimizi ciddi olarak muhasebe yaparsak,anlarız ki,bizi korkutan olaylar değil,
hayallerimizdir..
İş bulmak,araba,ev almak,mevkimizi yükseltmek,gibi hedeflere koşan insanoglu,bu yolun sonundaki ölümün çok kere görmez…
Anında ölüm  gelir,elemlerin,kederlerin ,korkuları hepsi biter..
ölen kişi arkasında çoğu zaman gözyaşı sel gibi akar..
Fakat çoğunlukla ölüler de yaşayanların haline ağlar……..
Çünkü vefat edenler korku dolu rüya dan uyanmışlar,özüne dönmüşler..
Biz yaşayanlar ,yapmamız gereken öncelikle Allah’tan korkmamız gerektiğini idrak etmek,
çünkü Rabbimiz merhametli olduğu kadar da azabı de korkunçtur…….
Günaha israr edene,aff dilenmeyene,acizliğini bilmeyip gurur kibir yapana,
Allah sevmez ve affetmez..
Bu yüzden O’ndan c.c. dan korkmalıyız..

Kul,Rabbine dayanırsa,O’nun emrediği gibi islam çercevesi içinde bir hayat yaşarsa,
Yaratan onu korkularından arındırır,korkuları ne şekilde olursa olsun onar yok eder…
Ona gönlü ferahlık verir,her olumsuz olay karşısında korkuyla değil,
azmiyle durmasını cesaretle onu destekler..
Allah’a vekil eden kişi,dünyanın tüm müsibetler ve belalar ona gelse,onu üzmez,
hafif bir rüzgar gibi yanında geçer gider onu yaralamadan…….
Her olay karşısında korkuyla değil,azmiyle durur,ve onu Yaratanı
“gel” dediğinde tebessümle kendini meleklerin şefkatlı kollarına bırakır…


Allaha emanet olun

.

İnsan temiz kalmak için her çeşit haramlarda uzak durması gerekir..

Haramlardan uzak durması gereken en önemli uzvumuz ,gözümüz..

Gözlerimiz haramlarda daldığı zaman ,ruhumuz kırlenir,aklımız karışır,

Vizdanımız rahatsız olur..

Ve ister istemez günaha giriyoruz..

Hemen tövbe etmezsak ,büyük günah diye yazılır..

Böyle bir durumda düşmemek için ,gözlerimiz her türlü haramdan korumamız
lazim..

Allah’a tevekkül edip O’ndan (c.c.)yardım istemeliyiz..

Dua ağzımızdan eksik olmayacak ,cehennem azabını düşünüp ,Allah’tan korkup
gözlerimiz haramdan korumalıyız..
Bu değeri biçilmez hazine gözlerimiz,Allah’ın yaratığı güzellikler bakmak
için ,

İlmi öğrenmek..

Allah’ın kelami(KUR’AN) okumak için..

Tarih kitaplar okuyup,ecdadimizi bizler için yaptıklarını öğrenmek..

Peygamberimiz hayatını öğrenmek için kullanacağız..

 

biz ,gençler için bu yaşadiğimiz zaman her türlü kötülüklerden korumak için çok zordur,

ama imkansiz değildir..

 

her attğimiz adim başina bir tehlike bekliyor bizi..

 

insana doğru yoldan çıkarmak için şeytan pusuda bekliyor..

 

sağlam bir irade ve sarsilmaz bir inanç lazim bize..

 

sokaktaki her türlü haramlardan uzak durmak için önce Yüce Mevlamıza sığinmalıyız..

 

sonra o zavvalı kişiler cehennemin odunlar olarak görürsek,sadece acimak duygusu

yüreğimizi duyarız..

 

islahlarına dua ederiz..

MEVLAM yar ve yardımcımız olsun

.

Bazen,gizli bir günah işleyeyim dediysen,
seni gören Biri var,hiç aklına geldimi??
 
nefsin vesile olup,kalp kötü düşünürken,
seni duyan Biri var,hiç aklına geldimi??
 
otururken komşunla,bir de çay demleyerek,
dedikodu yaparken,hem de kin beşleyerek,
 
yerken yetimin malını,o anlamaz diyerek !!
azap eden Biri var ,hiç aklına geldimi??


müslümana dediler “bunlar çağdısı ,yobaz,
bürününce örtüye ,onu kimse tanımaz!!
 
anlatsak islamı’.sağır kulaklar duymaz!!
bizi duyan Biri var,hiç aklına geldimi??

.

     

İnsanın nefsi günahı celbeder, günahı keyif, rahatlık gösterir. Çeşitli tutkuların ate-şiyle yanan nefs, günahı harman yeri gibi doldurup işler.

İmam Kastalânî Hazretleri, Mevâhib-i Ledünniye adlı eserinde, günah işlerin insanlara ilâhî feyzi ve merhameti kestiğini, kalbi katılaştırdığını ve şeytana uyan insanın azgınlaştığını beyan buyurmuştur. Onun için, isyana giden nefsin tevbe etmesi gerekir.

İlâhî huzura ulaşmak isteyen insanın birinci vazifesi salih amel ve Cenab-ı Hakk’a itaattır. Kişiyi bunlara götüren rehber de ilimdir, bilmektir.

İnsanın lisanını ilmin cevheriyle süslemesi lazım gelir. İlimden, bilmekten maksat nedir? Hayırla şerri seçmek, dünya ile ahireti tanımak, Rabbini ve nefsi bilmektir. Bu halleri bilen kimse amele geçer ve tevbeye ulaşır.

Günah, kişiyi cehenneme çeken bir kement olduğu gibi, tevbe de insanı Allah’a çeken bir nurdur. İnsan tevbeyi ahlâk-ı hamide haline getirirse, o zaman nefsin sıfatları kaybolur ve kâmil bir hale erişir. Bu yüzden insan önce nefsini bilmelidir.
 

 
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, “En büyük düşmanın, iki kaşının arasındaki nefsindir.” buyurmuştur. Ârifler, nefsin iki büyük başı olduğunu, birinci başının iki kaşımız arasındaki birleşme yeri olup, bununla akla, gözlere, kulak-lara, kalbe, dile… tesir ettiğini; ikinci başının karında bulunduğunu ve bununla da mideye ve avret yerlerine tesir ettiğini söylemişlerdir.
 Yine Rasulullah s.a.v. Efendimiz: “Ya Rabbi, bana doğru yolu göster. Beni nefsimin şerrinden koru.” demek suretiyle nefsin şerrini bize öğretmiş bulunmaktadır.

Nefsini bilmek, mesela yılanı bilmek gibi değildir. Esas olan yılana sokulmamaktır, nefsi bilmek de onun ayıplarını görüp ahirette kendisini rezil-rüsva edeceğini bilmektir. Fakat nefs kendini gizler, nice çirkin hallerini güzel gösterir. Aynaya bakan çirkin kişinin de kendini beğenmesi gibi, insan kendi amelini nefsinin vasfıyla güzel görür. Yani kendi kusurlarını, ayıplarını bilip teşhis etmek zordur. Onun için nefsin ıslahı tasavvufî hayatın en büyük meselesi olmuştur.

İnsanoğlu iki varlığın ortasındadır. Bu iki varlık melek ve hayvandır. İnsan, hayvandan üstün yaratılmış olmasına rağmen, şehvet, gazap ve çirkin huylarıyla terbiye edilmezse hayvandan daha aşağı düşer. İnsanı insan eden imanı, aklı, ilmi, ibadeti, sadakati, ahde vefası, vakarı, haysiyeti, beşeriyete hizmetidir. Bu saydığımız sıfatları haiz olan insan da melek makamı yaklaşır.

Melekler günah işlemez. Allah’ın emrettiği vazifenin dışına çıkmaz. Kendileri cennet ve cehennem mesuliyeti içerisinde değillerdir. Lezzetleri ibadetlerinin ve vazife-i kudsiyelerinin içindedir. Bizler melek vasfında olmak istersek, ibadet ve taatımızın lezzetine varmamız, bunun yolunu bulmamız lazım gelir.

Alemin yaratılmasından maksat insanın varlığıdır. Bütün mevcudat insanın menfaati için halkedilmiştir. Allahu Tealâ; “Herşeyi insanoğlu için yarattım. İnsanı da kendim için yarattım.” buyurmuş-tur.
İnsanın üstünlüğü, bedeninin kuvvetli olmasından dolayı değildir. Öyle olsaydı fil ve deve daha üstün olurdu. Bu üstünlük ömrünün uzun-luğuna da bağlı değildir. Zira kaplumbağa ve başka bazı hayvanat insandan daha çok yaşar. İnsanın fazileti rütbe, mal ve ziynetle de ilgili değildir. Öyle olsaydı tavus kuşu süslü haliyle insandan üstündür.

İnsanın üstünlüğü, Allah Tealâ’yı tanıyıp, O’nun vahdaniyetine iman etmesindendir. Allah Tealâ’yı bilen kimse çoban bile olsa, çok bilgili ve alimdir. Allah Tealâ’yı bilmeyen kimse de profesör bile olsa, hiçbir şey bilmemiş sayılır.

Dünyadaki her şey, meşru olarak faydalanması için, insanın emrine verilmiştir. Kimisini yeme-içmede, kimisini giyinmede, kimisini koklama-da ya da seyretmede istifade edecektir. Fakat bütün bunlar ancak İslâm dairesinde kalmak kaydıyla serbesttir. Bu hususlarda peygamberler, evliya ve ulema yol gösterici olmuşlardır. İnsanoğlu da onların yolundan gitmezse özellikle asrımızda görülen süfli hayata düşer.

Hasılı, nefs ıslah ile her hayırın başı, isyan ile de her şerrin kapısı olmuştur.

 

.

Mehmet ILDIRAR

İnsanın günah işlemeye müsait bir yaratılışı var. Her an bir iyilik yapması mümkün olduğu gibi günah işlemesi de mümkündür. Bir an olur, duyuları ile günah işlemekten kurtulamaz. Bundan kurtulacak olsa kalbindeki fesat onu yakalar. Bundan kurtulmaya çalışsa şeytanın vesvesesi yakasını bırakmaz.
Şeytan, kalbin Allah’ı anmasını engellemek için değişik fikir ve vesveseler verir. Kendimizi bir an şeytanın vesvesesinden kurtulmuş saysak, aziz ve celil olan Allah’ı bilmekte kusurlu olma hususunda gafletten kurtulamayız.
Ayrıca insanoğlu, hakikatini tam idrak edemediğinden kadere karşı gelmek, yaratılmışlarda noksan ve abes şeyler bulmak gibi değişik düşünce ve görüşlerle de günah işleyebilir.
Bütün bunlar müminlerin kendi durumlarına, manevi hallerine göre de değişiklik göstermektedir. Herkes kendi yaptıklarına, idrak ve anlayışına, ilmine, yaşayış ve ahvaline göre değişik günahlar işler. Hemen her hal için, taat ve günahın sınır ve şartları vardır. Bunları korumak taat, onların dışına çıkıp gaflete dalmak ise günah sayılır.
Bütün bunlara karşılık olarak Allah Tealâ kullarına büyük bir ikram ve ihsan olarak tevbeyi vermiştir. Tevbe her kulun bulunduğu durumdan kurtulup ilerlemesini, yükselmesini sağlayan bir nimettir.
Alim cahil herkes tevbeye muhtaçtır. Ancak kişilere göre bazı değişikler olur. Mesela manen yüksek derecelere ermiş olanların (‘havas’ın) tevbeleri günahları terk etmiş olmalarına rağmen çoğunlukla bir anlık gafletten ötürüdür. Havas’ın havas’ı sayılan Allah dostlarının tevbeleri ise kalpleri bir lahza Allah Tealâ’nın zatından masiva sayılan şeylere kaymasından dolayıdır.

Nitekim Zünnun Mısrî k.s. Hazretleri buyurur ki: “Sıradan insanların (‘avam’ın) tevbesi günahlarından, havas’ın tevbesi ise gafletten ötürüdür.”
Tevbe edenden tevbe edene çok fark vardır. Hatalardan tevbe edenle gaflet hallerinden tevbe eden bir olmaz. Bir tevbe eden de var ki, kalbi, halkı yaratan zatın gayrısına kaydığı için tevbe eder.
Diğer insanlar bir yana, peygamber efendilerimiz dahi tevbesiz kalmamışlardır. Rasul-i Kibriya s.a.v. Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “Bazen kalbime perdeye benzer bir şey gerilir. Bunun için Yüce Allah’a günde yetmiş kere tevbe ederim.” buyurmuştur.
Tevbe etmek, günah işleyen her şahıs için farzdır. Tevbesiz kalmak hüsran, büyük bir fırsat kaçırmak, büyük gaflettir. Allah’ın rahmet deryasına yol açan tevbeye sarılmak ise bahtiyarlıktır.
Büyükler dahi Allah Tealâ’ya layıkıyla kulluk edemediklerini söylemiş ve her zaman tevbe etmişlerdir. Bize düşen ise asla günahsız olduğumuzu düşünmeyip, tevbe ederek Allah Tealâ’nın rahmetine sığınmaktır.

.

Efendimizin Ramazan Hayatı

Fahr-i Alem Efendimiz Ramazan ayını hasretle beklerdi. Üç aylara kavuşunca
sevinir; receb ayında -her zamankinden çok- oruç tutardı. Şaban ayının ise
tamamına yakınını oruçlu geçirir ve “Ramazan ayına hürmeten Şaban ayında
oruç tutmak daha faziletlidir.” buyururdu. Fakat Ramazanı karşılamak
maksadıyla bir iki gün öncesinden oruç tutmayı doğru bulmazdı. Yolunu
gözlediği sevgiliye, Ramazana kavuşunca, vuslatın verdiği haz ve neşeyle
mübarek ayın feyzini coşkuyla anlatırdı. Şöyle buyururdu:

* “Ramazan gelince, cennet kapıları ardına kadar açılır; cehennem kapıları
kapanır; şeytanlar zararsız hale getirilir.”

*”Cennetin sekiz kapısı vardır. Bunlardan birinin adı Reyyan´dır. O kapıdan
sadece oruçlular girecektir. Oruçluların sonuncusu da içeri girince reyyan
kapısı kapanacak. Bu kapıdan girenlere bir içecek ikram edilecek; onu içen
bir daha susuzluk çekmeyecek.”

Sevgili Efendimiz bu cihana bedel müjdeleri, orucun ihlas ve samimiyetle
tutulması için söylerdi. Cenab-ı Mevla´nın yüce katına sunulacak bu kıymetli
ibadetin yüz ağartacak mükemmellikte olmasını isterdi.

SAHUR VAKTİ, SEHER VAKTİ

Sahur vaktine ayrı bir değer verirdi.

“Aman sahura kalkmayı ihmal etmeyin; zira sahur yemeği mübarek bir gıdadır.”
derdi. Nitekim Mescid-i Nebevî´nin sofasında yatıp kalkan fakir sahabîlerden
ve İslam´a ilk giren bahtiyarlardan biri olan İrbaz b. Sariye´yi bir gece
sahura çağırırken:

“Mübarek gıdaya buyur!” demişti.

Bir başka seferinde sahur yapmanın önemini şöyle anlatmıştı:

“Sahur yemeği bereketlidir. Yememezlik etmeyin. Bir yudum suyla bile olsa
sahur yapın. Zira Allah Teala ve melekleri sahur yapanlara rahmet yağdırır.”

Fahr-i Cihanın sahura neden bu kadar değer verdiği gayet açıktır. Zira sahur
vakti, seher vaktidir. İlahî rahmet ve bereketin sağanak sağanak yağdığı
zamandır. Allah´a gönül verenlerin ibadet, dua ve zikirleriyle gergef gergef
işlediği mübarek bir zaman dilimidir.

Sevgili kardeşler! Hiç değilse mübarek Ramazan ayı boyunca bu kıymetli vakti
biz de değerlendirelim. Gönül derinliklerinden kaynayıp gelen bir coşkuyla
Cenab-ı Hakk´a niyaz edenler gibi boyun büküp arz-ı hal etmeye çalışalım;
zira bu feyizli zamanda uyanık olmanın büyük bir manası vardır. Sahura
kalkan mü´minler o mütevazi boyun büküşleriyle sanki şöyle derler:

Rabbim! Çok şükür ben de seni bilen, seni seven, sana gönül verenlerden
biriyim. Sana olan bağlılığımı arzetmek için uykumu bölüp kalktım. Yarın
senin rızan için oruç tutacağım. Ne olur benden hoşnut ol. Allahım!

İFTAR ZAMANI

Yüce Mevlamız, kulunun kendine bağlılığını ve saygısını görmekten memnun
olur. İftar vakti bu bağlılığın ve saygının en iyi gösterildiği bir
zamandır. Bu sebeple Resûl-i Kibriya efendimiz iftar vaktini titizlikle
takip ederdi. İftar vakti girer girmez oruç bozmanın gerekli oluşuna, bir
çocuk safiyetiyle oruç bozma telaşına girmenin Allah Teala´yı memnun
edeceğine işaret buyurur ve bunu dînî hayatı canlı tutmanın bir belirtisi
kabul ederdi. İftarı geç yapmanın bir nevi kayıtsızlık ve gevşeklik olduğuna
işaret ederek şöyle buyururdu:

“Bir an önce iftar etmek için gayret gösterdikleri müddetçe, ümmetim hayır
ve bereketten ayrılmamış olur.”

Efendimizin sözünü ettiği bu hayır ve bereketin insanı ilahî muhabbete
erdirecek kadar geniş kapsamlı olduğunu bir hadîs-i kudsî´den öğrenmekteyiz.
Cenabı zü´1-celal buyuruyor ki:

“Kullarım içinde en çok sevdiklerim, bir an önce iftar etmek için gayret
gösterenlerdir.”

Demek oluyor ki, Yüce Allah´ın eşsiz sevgisine nail olmanın yolu Hz.
Peygamber´e uymak ve onun yaptıklarını yapmaktır. Bunun böyle olduğunu zaten
Kur´anı Kerîm açıkça söylemiyor mu?

“Ey Muhammed! De ki:

Eğer siz Allah´ı gerçekten seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi
sevsin.”

Rasûlullah efendimize tutunmadan, onu sevmeden ilahî muhabbete ermenin
mümkün olmayacağını şair ne güzel söylemiş:

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl

Muhammed´siz muhabbetten ne hasıl?

İftar sırasında yapılan duanın kabul edileceğini söyleyen Nebiy-yi Muhterem
efendimiz, iftara başlamadan önce dua ederdi. Dualarından biri şöyleydi:

“Allahım! Senin rızan için oruç tuttum. Senin verdiğin rızıkla orucumu
açıyorum.” Sonrada varsa hurma ile, yoksa su ile orucunu açar ve böyle
yapılmasını tavsiye buyururdu.

RABBİM BANA YEDİRİR

Kainatın Efendisi oruç tutmaktan öylesine derin bir haz duyardı ki, bu hazzı
devam ettirmek ve açlığın verdiği manevî derinliği sürdürmek için bir kaç
gün aralıksız oruç tuttuğu olurdu. Ramazan ayının gecesini, gündüzünü hep
ibadetle geçirmek isterdi. Onun bu haline sahabîleri, savm-ı visal denen bu
orucu tutmaya kalkınca, efendimiz onlara engel oldu.

- Kendin tutuyorsun da bize neden izin vermiyorsun? dediklerinde de:

- Ben sizin gibi değilim. Rabbim bana yedirir, içirir” buyururdu.

Sevgili Peygamber´ine Allah Teala´nın ne yedirip içirdiğini bilemiyoruz. Bu
maddi bir gıdamıydı, yoksa Cenab-ı Barî´ye yakın olmanın verdiği manevî bir
doyum hali miydi, anlayamıyoruz, ama şundan eminiz ki, sevgili
Peygamberimiz, ümmetine duyduğu aşırı muhabbet sebebiyle, açlığa dayanamayıp
zayıf düşerler, belki bir müddet sonra usanıp vazgeçerler, dolayısıyla diğer
ibadetleri gerektiği şekilde yapamazlar düşüncesiyle, aralıksız iki gün oruç
tutmaya izin vermemişti.

TERAVİH

Ramazanla birlikte Resûl-i Kibriya´nın nafile namazlarında da bir artış
görülürdü. Bunun en belirgin olanı şüphesiz teravih namazıydı.

O saadet devrinde bir Ramazan akşamıydı. Ramazan ayının çıkmasına da yedi
gün kalmıştı. O güne kadar Nebiy-yi Huda efendimiz, yatsı namazını
kıldırdıktan sonra evine çekilirdi. Fakat o gece ilk defa teravih namazı
kıldırdı. Teravih, gecenin üçte biri geçene kadar devam etti. Ertesi gün
ağızdan ağza Peygamber efendimizin teravih namazı kıldırdığı haberi yayıldı.
Ama o akşam teravih namazı kıldırmadı. Bir sonraki gün yine bir teravih
namazı kıldırdı. Namaz gece yarısına kadar devam etti. Bir sonraki gün yine
kıldırmadı. Nihayet Ramazanın çıkmasına üç gün kala, bütün gece devam eden
bir teravih daha kıldırdı. Fakat teravih namazının farz olabileceğini
düşünerek bir daha da kıldırmadı. Herkesin evinde kılmasını tavsiye buyurdu.
Teravih namazlarının camide cemaatle kılınması adeti Hz. Ömer devrinde
başlamıştır.

KUR´AN TİLAVETİ

Bu ibadet, dua ve zikir ayında Efendimiz Kur´an-ı Kerîm´i daha çok okurdu.
Zaten Cebrail (a.s) Ramazan ayı boyunca her gece Fahr-i Cihan efendimizin
yanına gelir, karşılıklı olarak birbirlerine Kur´an okurlar ve böylece o
güne kadar gelen ayetleri bir daha gözden geçirmek suretiyle kontrol
ederlerdi. Her yıl bir defa yapılan bu karşılaştırma olayı, Habîb-i Ekrem´in
son Ramazanında iki defa yapılmıştı.

Ramazan boyunca Kur´an-ı Kerim okumanın manevî dünyamıza bambaşka bir
zenginlik getireceğine dikkatimizi çeken Gönüller Sultanı efendimiz
buyururlar ki:

Ramazan´da tutulan oruç ile okunan Kur´an-ı Kerim insana şefaat ederler.

Oruç der ki: “- Rabbim! Ben bu kulunu bütün bir gün yemekten, maddî
isteklerden alıkoydum. Bu kulun hakkında şefaatimi kabul eyle!” Okunan
Kur´an-ı Kerim de:

- “Ben bu kulunu geceleyin uyumaktan alıkoydum. Onun hakkında benim
şefaatimi de kabul eyle!”

Böylece her ikisi de o insana şefaat ederler.

Onun dillere destan cömertliği Ramazanda coşup taşardı. Üç aylarda, “hiç
durmadan esen bir rüzgardan daha cömert olurdu.” Eline geçen imkanları
derhal müslümanlara dağıtır, kendinden ne istenirse hemen verir, yanında
yoksa başkalarından temin ederdi. Hangi sadakanın daha makbul olduğunu
soranlara “Ramazanda dağıtılan sadaka” cevabını verirdi.

VEDA GÜNLERİNE DOĞRU

Ramazanda veda günleri yaklaşınca Fahr-i Alem efendimizin ibadetlerinde bir
artış görülürdü. Zira “Bin aydan daha hayırlı” Kadir Gecesi´nin Ramazanın
son on gününde, özellikle 25, 27 ve 29. gecelerde bulunması ihtimali, O´nu
bu geceyi kaçırmamaya sevkederdi. Şöyle buyururdu:

“Her kim Kadir Gecesi´nde, bu gecenin büyüklüğünü kabul ederek ve sevabını
Allah´tan bekleyerek namaz kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”

Ramazanın son on gününde Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)
Mescid-i Nebevî´de i´tikafa çekilirdi. “Rabbim kapına geldim. Sen beni
atfetmedikçe, buradan biryere gitmem.” anlamına gelen bu namaz, dua,
zikirden ibaret yoğun ibadet esnasında, evine sadece zaruri ihtiyaçları için
giderdi. Hatta bu günlerde Mescid-i Nebevî´ye bitişik olan evinin kapısından
içeri mübarek başını uzatır, o güzelim saçlarını Hz. Aişe annemiz tarardı.

Sevgili efendimizin Ramazan hayatı özet olarak böyleydi. Yüce Rabbimin bu
feyizli zamanı, bu ele geçmez fırsatı değerlendirmeyi hepimize lutfetmesi
niyazıyla

.

ALLAHIN EN ÇOK SEVDİĞİ AMELLERDEN
“SEHERLERDE NİYAZ”

 

Nice kutlu beyanlar, gece ibâdetine teşvik etmiş ve onun faziletlerini füsunkâr ifadelerle dile getirmiştir.
“Allah’ın has kulları, gecelerini Rablerine secde ve ibâdet ederek geçirirler.”
“Geceleyin teheccüd namazı kıl ki Allah seni Mahmudlar makamına yükseltsin.”
“Rahmet kapıları gecelerde açılır.”
“Ey Cebrâil, ümmetimin Rabbime arz edilen amelleri içinde, Allah Taâlâ’nın en çok sevdiği ameller hangileridir?” diye sordum.
Cebrâil Aleyhisselâm ağlıyordu.
“Ey Muhammed! Ümmetinin amellerinden Allah’ın en çok sevdiği, seherlerde ağlama ve inlemeleridir.” dedi.
Mutluluk, huzur ve itminan sermayesidir zikir ile aydınlanan geceler. Halktan ayrı, Hak ile–dost ile hemdem olma gecelerdedir. Gece âşıkların dertbaşı, âriflerin sırdaşı, hüşyâr gönüllerin sertâcıdır. Çok uyku gaflet ve gafletle geçen ömür hederdir. Âşıklara, hüşyar gönüllere ve yanık dil’lere seherlerde uyku haramdır. Geceler, âşıkların sönmez güneşidir.
Rabbânî tecellîler, feyizler, rahmetler, lütuflar, rızıklar ve bereketler seherlerde saçılır. Canân aşkıyla yananların, “dertli ciğerin dağlayanların” günahlarına ağlayanların, cehennemi söndüren göz yaşları seherlerde ceyhun olur. Ağlamayan, ağlamayı bilmeyen, ağlanacak hallere gülenlerin bir yanında noksanlık, “duygularında bir eksiklik var demektir.” Allah Resûlü Aleyhisselâm:
Yaşarmayan gözden, ağlamayan özden, duymayan ve duygulanmayan kalbden, doymayan nefisten Allah’a sığınmıştır. Günahlarına ağlayan, karalar bağlayıp yaş dökenlerin gözyaşları cehennemin kükreyen alevlerini söndürür. Kevserlere değişilmeyen o yaşlar.
O gözyaşıdır ki “ondan daha içten, daha berrak, daha inandırıcı bir lisan olamaz.” Göz yaşları kalbin sonsuz dillerinden fasih ve beliğ bir dildir. “Allah’a vâsıl eden adımlar kalbin adımlarıdır. Bunlardan birincisi zikir ise, ikinci adım gözyaşıdır.” O kalbi arındıran, günahları yuyan ve gönül kirlerini temizleyen gözyaşları.
Dört bir yana göz kırpan, tebessümler dağıtan ve Muhammedî kokular saçan güller ve çiçekler o ruhanî seherlerde açılır.
Hak erenler, Hakka erenler, kerem ve ihsan goncaları derenler seherlerde erdiler. Az yemek, az uyumak ve az konuşmakla kemâle erip velâyete girdiler. Nice eleklerden elenip, nice deryalar geçtiler.
Uykuyu mezara sakla ve kalbinin nurlanmasını seherlerin nurlu dakikalarında yapacağın tazarrûda, âh u efganda, ve sana âşık olan seccadene döktüğün gözyaşlarında ara.
Ey Âdemoğlu, kalbinin cilâlanmasını, temizlenip arınmasını ve ilâhî tecellilerle nurlanmasnı istiyor… Bunca gaflet ve bunca uykuyla nasıl olacak ki ?…
.

« Önceki ::